Ceyhun BozkurtDiğer yazıları Ceyhun Bozkurt (117 Posts)


Cumartesi günkü yazımda, dönemin Başbakanı bugünün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cihat Yaycı tarafından 2010 yılında Libya deniz sınırı ile ilgili haritalar eşliğinde bilgilendirilmesini, ardından Erdoğan’ın inisiyatif kullanarak dönemin Libya lideri Muammer Kaddafi’nin önüne açtığı haritaları ve bugünkü çalışmalarının temelinin aslında o dönemden atılmaya çalışıldığını aktarmıştım. (Bkz. https://www.superhaber.tv/iste-erdoganin-kaddafinin-onune-koydugu-harita-makale-247814 )

Bugünü anlamak için bundan yaklaşık 10-15 yıl öncesini iyi analiz etmemiz gerekiyor. Analiz edelim ki, o dönem başımıza gelenler bir daha gelmesin. Sizlere o dönem kimlerin özelde Doğu Akdeniz’de, genelde Mavi Vatanımızda attığımız adımları engellemeye çalıştığını anlatmaya başlayacağım. Hemen “FETÖ’nün engellediğini biliyoruz” demeyin, o kadar acele etmeyin. Sonuna kadar okuyun ve o dönemler neler yaşandığını iyi bilin istiyorum. O dönemi çok yakından takip eden ben bile, bazı bilgileri duyunca deyim yerindeyse şok geçirdim. Bu şokun nedeni, şaşkınlık duygusu değil, “Bunları da yaptılar” düşüncesiydi. Dediğim gibi şaşırmadım.

Her neyse geçelim o bilgilere…

Sürekli aktarmaya çalışıyorum, 2000’li yılların başından itibaren Doğu Akdeniz merkezli büyük bir mücadele başladı. AB ve desteklediği Yunanistan/Rumlar, ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılından itibaren atağa kalktı. Aynı dönemde ABD’de Karadeniz için planlamalar yapmaya başladı. Terör örgütü PKK’nın, yeniden eylemlere başladığı 2004 yılından itibaren Karadeniz’e çıkmaya çalışması, Washington’un Montrö’yü yeniden tartışmaya açma çabaları bunun parçasıydı. Özetle Mavi Vatanımız üzerinden Türk devleti kuşatılmaya çalışılıyordu. Özellikle Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de çarpıcı gelişmeler yaşanıyordu.

Karadeniz’de yaşananları bir başka yazıya bırakarak Doğu Akdeniz’de 2000’li yılların başından, özellikle de 11 Eylül 2001 tarihinden itibaren yaşanan gelişmeleri ele alalım. NATO, 26 Ekim 2001 tarihinde Kuzey Atlantik Konseyi (NAC) tarafından onaylanan “Etkin Çaba Harekât Planı” gereğince, her iki daimi deniz görev grubu STANAVFORMED ve STANAVFORLANT’ı dönüşümlü olarak Doğu Akdeniz’de görevlendirdi. Bu harekât gereğince Doğu Akdeniz’de belirlenen karakol sahalarında görevlendirilen NATO gemileri, ticari trafiği denetlemeye ve şüpheli olarak markalanan ticaret gemilerini takibe almaya başladılar. Henüz gemiye çıkma işlemi için yetki verilmemişti. Bu harekâta Türkiye de destek verdi. Ancak 1 Nisan 2003 tarihinden, yani Irak’ın işgalinden sonra gemilere rızaya dayalı çıkma yetkisi verdi. Türkiye ile ABD ilk kez burada karşı karşıya geldi. Diğer NATO üyeleri, reddetme haklarını saklı tutarken, Türkiye daha da ileri giderek kendi karasularında bu tip bir gemiye çıkma yapılacağı durumlarda Sahil Güvenlik Komutanlığı birimlerine görev vermeyi tercih etti.

NATO’nun “Etkin Çaba Harekâtı” 1 Nisan 2004 tarihi itibariyle tüm Akdeniz bölgesine yaygınlaştırıldı. Bu karardan tam bir gün sonra, Rumlar gayri meşru bir şekilde 21 Mart 2003 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 24 mil genişliğinde bitişik bölge ile 200 mil genişliğinde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etti. Rumlar, yine gayri meşru bir şekilde 17 Şubat 2003 tarihinde dönemin Mısır yönetimi ile MEB anlaşma imzalamıştı. Rumların MEB ilanından 23 gün sonra ABD baskısıyla Türkiye ve KKTC’ye dayatılan Annan Planı referandumu oylanacaktı. Türkiye, Doğu Akdeniz’de adım adım kuşatılıyordu. Annan Planı ile de yavru vatan elden gidecekti. Maalesef dönemin Ak Parti hükümeti Annan Planı’nı savunmakta ve plana tek başına direnen KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı eleştirmekteydi.

Yunanistan ve Rumlar bu hamleleri yaparken sırtını kime dayamıştı sorusunun yanıtı sadece BM, ABD, NATO değil. AB’de Rumların arkasındaydı ve Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen 1 Mayıs 2004’te gayri meşru Rum yönetimini üyeliğe kabul etti.

Bu taarruza direnen kuvvetlerin başında ise Türk donanması geliyordu. Donanma ilk ciddi hamlesini de 2006 yılının ilkbaharında yaptı. Brüksel’deki NATO karargâhındaki Türk delegasyonu, 1 Nisan 2006 sabahı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Akdeniz Kalkanı isimli enerji güvenliğine yönelik deniz harekâtının başlatıldığını yazılı bir açıklamayla tüm ittifak üyelerine duyurdu. Benzer açıklamalar Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın basın açıklamaları ile dünyaya duyuruldu.

Harekât planlamasının başında Plan ve Prensipler Daire Başkanı Tümamiral Cem Gürdeniz, Doğu Akdeniz’deki icrasının başında da Albay Cem Aziz Çakmak vardı. Ne hikmetse Balyoz kumpasında ilk hedef alınan iki komutan Gürdeniz ve Çakmak oldu. Cem Aziz Çakmak, alçak FETÖ militanlarına son nefesine kadar direndi. Çakmak, 3 Temmuz 2015 tarihinde yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle vefat etti.

***

Evet, Türkiye Akdeniz Kalkanı Harekâtı’nı başlatmıştı. Rumlar ise arkasına ağababalarını alıp hukuksuz saldırılarına devam etti. 17 Ocak 2007’de Lübnan ile MEB anlaşması yapan Rumlar, 26 Ocak 2007 tarihinde de sözde MEB sınırları içinde Ada’nın güneyinde 13 adet petrol arama ruhsatı sahası ilan etti. Bunlardan beşi müstakbel Türk sahasına taşıyordu. Diğerlerinde de KKTC’nin devredilmez hakları vardı. Türkiye’nin tüm diplomatik girişimlerine rağmen Rumlar geri adım atmadı. Çünkü arkasını Batı’ya dayamıştı. Buna rağmen Türk Deniz Kuvvetleri gayri meşru tüm girişimlere karşı geri adım atmadı ve Rumlarla anlaşma yapan şirketlerin gemilerin gayri meşru arama girişimlerini engelledi. Şimdi sıkı durun… Avrupa Birliği, 2009 yılındaki İlerleme Raporu’nda isim vererek Türk donanmasını hedef aldı. Raporda şu ifade yer aldı: “Türk donanması, Rapor döneminde, birçok kez Güney Kıbrıs Rum Yönetimi için petrol arayan sivil gemileri engellemiştir.” (Bkz. https://www.ab.gov.tr/files/AB_Iliskileri/AdaylikSureci/IlerlemeRaporlari/turkiye_ilerleme_rap_2009.pdf  linkinden 32. sayfada ilgili ifadeyi bulabilirsiniz) Zaten sonrasında FETÖ militanları tarafından kurulan kumpaslarla Türk donanması için gereken yapıldı.

***

Türk donanması aynı dönemde, Libya ile ilgili çalışmalara da hız vermişti. Aktarmıştım zaten. Bu işin başında da yine Cem Gürdeniz ve Libya ile deniz yetki sınırımızı tespit eden ve sonuna kadar bu işin mücadelesini veren Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı vardı. Yaycı o dönem Albay rütbesindeydi. Zaten Gürdeniz, FETÖ kumpası ile tasfiye edilmişti. Peki Yaycı rahat bırakıldı mı? Açık söyleyelim, hayır.

Yine sıkı durun. Cihat Yaycı, FETÖ militanlarının kumpaslar ve PKK’ya meşruiyet açma amacıyla kurdukları Taraf isimli propaganda organında (gazete demeye dilim varmıyor çünkü) ismi verilerek sürmanşetten hedef gösterildi. Hem de bir önceki yazımda aktardığım Libya ile ilgili deniz sınırı çalışmasını yaptığı dönemde, yani 5 Ekim 2010’da.

Hatta yalan haber, örgütün propaganda mekanizmasına hizmet eden bazı internet sitelerinde “Bu olaydan da Ergenekon çıktı” başlıklarıyla verildi. Hatta bu dönem, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a Libya ile ilgili sunum yapıldığı dönem olabilir. Bir kumpas kurulduğu veya olayı kurulan kumpasa bağlama niyeti çok belliydi. Yazımdan hatırlayacaksınızdır, Libya gezisi ertelendiği için Libya’daki geziye katılacak Kuvvet Komutanı ve Cihat Yaycı, Ankara’ya dönmüş, bir anda tekrar geziye karar verilmiş ve Erdoğan’ın heyetinde Yaycı bulunamamıştı. Burada insanın aklına şu soru geliyor: Acaba “bu bilgiler Libya’ya gitmesin” diye gezi iptal edildi senaryosu yapılmış olabilir mi? Bu sorunun gelmesindeki nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

– Erdoğan’ın ofisinin FETÖ’cüler tarafından o dönem dinlendiği ortaya çıkmıştı. Böcek soruşturması daha sonra derinleştirilmişti.

– Recep Tayyip Erdoğan, dönemin Libya lideri Kaddafi’ye Türkiye ile Libya arasındaki deniz sınırı haritalarını 29 Kasım 2010 tarihli Libya ziyaretinde göstermişti. Bu ziyaretten hemen sonra FETÖ, 6 Aralık 2010’da Türk Deniz Kuvvetleri’nin en önemli karargâhlarından olan Gölcük’teki Donanma Komutanlığı’na girdi. Baskının başında, şimdilerde firari olan dönemin İstanbul Özel Yetkili Savcısı FETÖ’cü Fikret Seçen vardı.

Aktardığım soru üzerine yoğunlaşmakta fayda var. Böylece bugünkü “Doğu Akdeniz’de/Libya’da ne işimiz var” lobisinin perde arkasında kim ya da kimlerin olduğunu daha iyi anlayabileceğiz.

***

“Turpun büyüğü heybede” misali en bomba bilgiyi en sona saklamak istedim. “Sıkı durun” dememe gerek yok. Çünkü desem ve hazırlık yapsanız bile mutlaka çok ama çok şaşıracağınızı söyleyebilirim. O bilgi şu: Dönemin çok üst düzey bir siyasetçisi, 2005-2006 yılından itibaren başlayan ve kumpaslar dönemine kadar uzanan bir şekilde birden fazla kez, bizzat Yaycı’nın ismini komutanlarına söyleyerek “Yaycı hakkında tahkikat yürütülmesini” talep etti. Bu siyasetçinin ismi şimdilik bende saklı. Dediğim gibi şimdilik. Belki kendisi çıkar “Evet Yaycı hakkında tahkikat açılmasını ben talep ettim” diye bir açıklama yapar. Belki talep iletilen komutanlar konuşur. Bilemem. Ama o ismi duyunca oyunun çok ama çok büyük olduğunu daha iyi anladım.

Şimdilik bu kadar. Başta büyük Türk milletinin olmak üzere tüm dünyadaki milletlerin, mazlumların yeni yılını kutlar, zalimlerin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle mahv ve nabut olmasını dilerim.