Mustafa AdıyamanDiğer yazıları Mustafa Adıyaman (23 Posts)


Yaşamak…

Ömür, hayat…

Yaşam… Adının ne olduğuna dair hiç de tespit zorunluluğu olmamalı eni sonu var oluş…

Bence organizmanın hayatsal var oluşu yeryüzünde olmanın fiziksel belirteci ötesi çok da kolaya alınacak bir durum değil…

Yeryüzündeki her canlı organizmanın nedensiz ve belirli bir sebebe bağlı olmadan doğal akış içinde bu gezegende can bulması… Var oluş…  Canlı organizmanın bir türü de insan…  

Eni sonu yaşamın tür dairesinde yaşayan bir organizmayız… Esas mesele fiziksel var olabilmek değil ussal kıymetle insan adını alabilmek. Ama içinde sevgi, saygı sadakat, empati, yaşanır onurlu kıymetlerin en güzel vefa dolu hallerle olması kaidesiyle… 

Doğmuşsun; anan, baban, kardeşin vesaire varsa kansal bağ ki coğrafik oluşumda dahil zerresinde söz sahibi değilsin…

Hayır; iki can bir biçimde öncesinde var olmuş. Nasılsız, sebepsiz ve yeryüzünde tabusal oluşumların reddinde olan ailesel, dinsel ya da toplumsal normlar dışında fiziksel yakınlaşmanın yasaklığı içinde bir biçimde saygıyı hak edecek ritüellerle bir araya gelip çiftleşen, çiftlerden üreyip süregelen toplumsal hayatın devamını getirecek bir canlı kıymetinde dünyaya gelmişsin…

Bir kavmin, dilin, dinin, kültürün var.

Doğduğun cinsiyet bile yaşayacağın topluluğun normlarıyla biçimlenmiş. Hoş geldin sefa getirdin… Doğuyorsun her şey sana öğretilmeye başlıyor; dil, din, değerler, iyiler, kötüler, ritüeller, cinsel farklılıklar… Sevap, günah, cennet, cehennem…

Kavmin ulusal devamlılık için sorgusuz sualsiz sende kayıtsız şartsız bir tabuya dönüştürülerek öğretiliyor. Keza din vs var oluşundaki zorunlu haller gibi…

Her birey aynı şekilde bu sürece tabi bu gezegende… Doğmadan zaten var olan her şey üzere giyilecek kıyafet şeklinde hazır bekliyor ve tek eylem senin yeryüzüne gelmen. Zaten ömrün nasıl süreceği belirli normlarla sana entegre edilecek… İyi de ağa; beyin organı ne halta yarar o da o önceden belirlenen kıymetlerin sana yüklenmesi durumunda algını açık tutup verilmek istenenlerin hızlı ve kalıcı biçimde sende davranış değişikliğine dönüşmesi… 

Eğer mevzu böyle süregiden bir biçimde cereyan edip yaşadığın toplum içinde uyumlu birey olursan ileride bu halk için iyi de bir yurttaş olursun. Ama öyle yıkıcı yakıcı tabuları reddetme, değerlere baş kaldırma, sorgulama, kavimsel oluşumları yoruma açma ve insan olabilme kıymetinde evrensel normlarla dünya insan olma kabiliyetini kendine entegre etme durumu. İşte bu yandı keten helva…

 Her ne ise ataların neye inandı neye doğru buldu sen de osun… Ne nasıl ne biçimde ad edindiyse sendeki tıpkısının aynısı… Yanlış doğru yok bak yazdırma tekrar tıpkısının aynısı… Adın konurken zaten ömrün de konmuş aynı bir kıyafet… Aman ha o din değil bu din ya da ne alaka kardeşim din de ne imiş ussal var oluştaki bilinçli yaratılış gibi bir cümleyle enel hak mevzusuna bir kanaldan girersen. Halin nicedir hiç de meraka taşınma en güzel örneği Hallac-ı Mansur’un sonu…

Ya da kavim de ne oluyor kardeş dünya insanı olup aradaki kavimsel farklılıkları aşıp canlı olabilme tadında özgürleşsek, savaşları kavgaları nefretleri yok ederiz gibi bir fikre cümlede bile taşınma bir gün bir köşede ayağı kayıp düşmüş ölmüş derler bak demedi deme… Öyle okuyup yazıp çizip ussal manevralarla var oluşundaki sıradanlığı fikirsel oluşla kendine özel yani münhasır bir duruşla kıymeti kendinde saklı bir canlıya dönüşebilirsen. Sanırım yeryüzünün o en kıymetli üçüncü gözüne sahip olup her şeyi kendi kıymetin tadında kendine özel pencereden görebilir ve algınla türündeki 8 milyar canlı içinde en özeli olursun…

Ohhh be sonunda mevzuyu ussal kaymak tadında keyifle yakalayıp yorumumla gıcır gıcır bir tanıma taşıdım… Şükür… Hani bu melanet beyin organının insanı mahveder halleri yok değil. Hem de saymakla bitmeyecek kadar… Ne güzel, yazılmış kaderin icrası şeklinde belli ki kıymetlerle biçimlenmiş yaşaman için hazır bir ömrün olduğu savıyla bu hayatı yaşıyorsun. Her şey senin için yazılıp çizilip düşünülmüş. Şimdi ne oluyor ağa? ya hepsine baş kaldırıp da bir et parçasının peşinde şu verilmiş armağana baş kaldırıyorsun… Nedir derdin? nedir bu çaban? …

Ne güzel işte; evetleri doğrun, hayırları yanlışın bil. Çiftleş üre ve sür sefanı. Ne ise o günkü halin kıymet verilir. Doğru ne ise sefana göz kırpan ol koy gönlüne en doğru bu de… Ohhh be bu da güzel oldu terledim ama değdi… Hayır şu reddediş, kabul görmez, illa fikri kıymette benden olan bir düşüncenin hazzında kararlarımı verme. Keyfinde şahsıma münhasır ömrün tadında yaşarsam, hayat benimdir gibi bir duruşa sahip olursam ahretimi de ziyan edeceğim. Değer mi ulan şu göz açıp kapamalı kısalıkta bir hayatın içinde bu duruma taraf olmak… Hayır bir eş, dost, ana, baba, kardeş… Yani çevrenin o zalim baskısı delidolu divane gibi bazen de abartıya kaçar biçimde bakma. Sen ona var bir hal, o da kusurlarıyla sevilmeli gibi tarife taşınmıyor musun eşin dostun akrabanın hususunda…

Her şeyi bir kenara koyalım da ağa; sen neyi, nasıl, ne biçimde, ne halde, ne melanet biçimde yaşamak istersen yaşa, ama adına özgürlük denen ilahi kudreti yorumlarken hastalıkla tariflerin tesirinde hazsal kıymetlere katılıp ruhsal felakete sürüklenip ussal sefalete dahil olma da…  Sen farklıysan dünya farklıdır ki dünya bizlerin farklılığıyla güzelleşecek ve gerçek özgürlüğe erecek bu gezegen… Neyin cefası olmaz ki hangi huzur diyetsiz gelip konur ömrümüze… Doğru olana dair kaybedeceklerimizi göze alalım ki bizden sonralar için umut olsun, aşk olsun huzur olsun yarınlar…