Ceyhun BozkurtDiğer yazıları Ceyhun Bozkurt (121 Posts)


19 Mayıs’ta Samsun’da liderlerin bir araya geldiği fotoğraf karesi çok konuşuldu. İyi Parti lideri Meral Akşener davete icabet etmezken, eski eşbaşkanları cezaevinde olan HDP temsilcileri ise Samsun’a davet edilmedi. Siyasetin gerilim dolu günlerinde, Kurtuluş Savaşımızın başlangıcının 100’üncü yıldönümü dolayısıyla verilen fotoğraf, Türkiye genelinde olumlu karşılandı. Ancak bir kesim HDP eşbaşkanlarının da Samsun’a davet edilmesi gerektiğini savundu.

Kişisel kanaatim, bu fotoğrafta olması gereken herkes vardı. Sayın Akşener de olmalıydı. Kendi tercihidir. Gelelim HDP meselesine… Bunu anlamak için bir tarih yolculuğu yapmakta fayda var.

Bundan 100 yıl önce büyük lider Gazi Mustafa Kemal (o dönem Atatürk soyadını almamıştı henüz) ve arkadaşları 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra bildiğiniz üzere Anadolu’da adım adım işgal güçlerine karşı direnişi örgütlemişti. Bu çalışmalarda 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi, 23 Temmuz 1919 – 4 Ağustos 1919 tarihleri arasındaki Erzurum Kongresi ve 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasındaki Sivas Kongresi mücadelenin siyasi temeli atılmıştı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi bu temel üzerine inşa edilmişti.

Aynı tarihlerde İstanbul ve şimdiki Doğu ve Güneydoğu Anadolu coğrafyamızda da birileri çalışmalar yapıyordu. Sırayla 1918-1921 yılları arasında Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürdistan Cemiyeti, Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti, Kürt Talebe Heyvi Cemiyeti, Kürt Kadınlar Teali Cemiyeti, Kürt Milli Fırkası ve Kürdistan Teşriki Mesai Cemiyeti kurulmuştu.

Bu örgütlenmelerin lider kadrosu arasında Seyit Abdülkadir, Kürt Şerif Paşa gibi isimler vardı. Seyit Abdülkadir, Osmanlı topraklarındaki ilk isyanlardan birinin lideri olan Ubeydullah’ın oğluydu. İngilizler o tarihlerde Mardin’in güneyinden başlayıp Bitlis ve Van illerini içine alan, İngiltere himayesinde bir kukla devlet kurmayı planlıyordu. Erzurum ve Trabzon’un da ABD
himayesinde kurulacak bir Ermeni devletine verilmesine çalışılıyordu. ABD Başkanı Wilson’un meşhur 14 ilkesinin 12’nci maddesi Batılıların kontrolünde Ermeni ve Kürt devletine işaret olarak yorumlanmıştı.

Uğur Mumcu’nun aktardığına göre, Ermenilerin lideri Boğos Paşa, Osmanlı İmparatorluğu topraklarının paylaşılmasını amaçlayan Paris Barış Konferansı’na kuracakları devlet için şu merkezleri istedi: Van, Bitlis, Diyarbakır, Sivas, Erzurum, Trabzon, Maraş, Kozan, Adana. Kürt Şerif Paşa da Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tamamını kuracakları devlete isteyen talepleri iletti.

Ermeni ve Kürt milliyetçilerinin talepleri örtüşüyordu. Bu çelişkiler Batılı devletlerin girişimleriyle giderildi ve Boğos Paşa ile Kürt Şerif Paşa 20 Aralık 1920 tarihinde Paris’te ortak bir muhtıra açıkladı. Muhtırada şu ifadeler yer alıyordu:
“Ermeni ve Kürt uluslarının yetkili delegeleri olan bizler, yüksek ırka mensup, çıkarları ortak ve resmi-gayriresmi hükümetleri kendilerine bunca zulüm etmiş bulunan Türklerin boyunduruğundan tamamen kurtularak ve bağımsızlıklarından başka bir gaye ve maksat
takip etmeyen iki milletin emellerini Barış Anlaşması’na sunmakla onur duyarız.”

Bu anlaşma Kürtler arasında büyük infial yarattı. Örneğin Erzincan’dan on aşiret reisi, Fransız Yüksek Komiserliği’ne gönderdikleri telgrafta Şerif Paşa’yı protesto ederek “Türkler ile Kürtler’in soy ve din olarak kardeş olduklarını” bildirmişlerdi.

İnfial sürünce Kürt Şerif Paşa, Paris’teki Kürt delegeliğinden çekilmek zorunda kaldı. Benzer şekilde Seyit Abdülkadir de Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının kendilerini zor durumda bıraktıklarını, 8 Aralık 1919 tarihinde görüştüğü İngilizlerin meşhur
diplomatlarından Hohler’e iletmişti: “Kürtler güç durumdadır. Kişisel görüşüm durumun tehlikeli olduğudur… Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli oluyor.”

Kurtuluş mücadelemiz sürerken, aynı tarihlerde Yunan orduları Polatlı’ya dayanmıştı. TBMM’de başkentin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması teklifini içeren bir önerge sunulmuştu. Söz alan bir mebus kürsüde şu sözleri haykırıyordu: “Beyler, biz buraya savaşmaya mı, kaçmaya mı geldik?”

Sözler o dönem adı Dersim olan Tuncelili mebus Diyap Ağa’ya aitti. Diyap Ağa, daha sonra Kurtuluş Savaşımızın ve emperyalizme karşı mücadelede Türk-Kürt kardeşliğinin simgesi haline gelecekti.

Seneler geçti. Sözünü ettiğimiz partinin o dönem eşbaşkanı olan Selahattin Demirtaş, partisinin 21 Nisan 2013 tarihinde Diyarbakır İl Başkanlığındaki toplantıda, emperyalizm ile ilgili şu sözleri söyleyecekti:
“Kürtlere bu dönemde düşen şey, emperyalizme karşı koçbaşı olmak değildir. Kimse Kürdistan halkına bu dönemde emperyalizme karşı mücadele emperyalizmi Ortadoğu’da yenilgiye uğratma görevi yükleyemez. Bu bir haksızlıktır, önce Kürdistan kendi ayakları
üzerinde duracak. Suriye’de, Irak’ta, İran’da ve Türkiye’de ve küresel çapta emperyalizme karşı Donkişot vari çıkış yapmak Kürtlerin işi değildir.”

HDP’nin mevcut eşbaşkanı da 31 Mart seçimleri öncesinde topraklarımızı İsrail’in vaat edilmiş toprakları olarak gösterdi, “Kürdistan’ta biz kazanacağız” dedi.

Bu gerçekler gün gibi ortadayken, gelelim sorumuza: Siz olsanız 19 Mayıs’taki o fotoğrafta Kürdistan Teali Cemiyeti’ni mi, Diyap Ağaları mı tercih edersiniz?

(Kaynak: Uğur Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması / 1919-1925”, Umag Yayınları)